Anahtarları ev sahibinden alıp apartmana girdim. O "bildiğim" kata çıktım. Değişen şeyler de vardı tabi. Mesela otopark, asansör gibi. Ama ben yine de o "bildiğim" merdivenlerden çıktım "benim" diyeceğim eve. Sanki yıllar geçmemiş gibi, "o zamanmış" gibi anahtarı çevirdim. Hafif bir tıkırtıyla döndü. Tanıdık olan bir çok şey olsa da kapıyı açtığımda beni karşılayacak "birilerinin" olmadığını biliyordum.
Ardımdan kapıyı kapatıp holü geçtim. "Salonumuza" geldim. İster istemez derin bir nefes alıp içime çektim havayı. O zamanlar "sıkma şunu bu kadar nefes alamıyorum, çocuklara zararlı" dediğim parfüm kokusu yoktu. Tek duyumsadığım duvar boyasının keskin kokusuydu.
En önemli kuralımızdı. Yemek saatinde herkes mutfaktaki o masada olurdu. Ama en güzel sohbetler de işte o andaydı. Salona geçildiğinde herkes kendi keyfinin derdine düşerdi. Ben gazeteye yada haberlere dalardım. Çocuklar ödev yada oyun peşinde... Yade de evi bir an önce toparlayıp dizisini izleme derdinde olurdu. Hatta bazen çıt çıkmaz, çocukların odasından azıcık ses geldi mi "şşşttt sessiz olun bakayım" cümlesini düşünmeden sarfederdik. Aklımdan bunları geçirirken kendimi mutfakta buldum.
Çıkan kiracı bir sandalye bırakmış, camın önünde de küllük. Sanki "tek" bir adamın geleceğini biliyorlarmış gibi. Hemen oturdum tabi, yaktım bir sigara. Pencereden bakınca tanıyamadım mahalleyi. Ne çok değişmiş meğer. Her gün geçtiğim sokakların farkında değilmişim. Balkonda bir saksı çiçek çarptı gözüme. Yaprakları kurumuş dökülmüş... Oysa ne güzeldi bizim balkonumuz. Rengarenk, türlü türlü çiçekler. Hatta Yade bazen "komşuların nazarı değiyor" deyip en sevdiklerini içeri saklardı. Gözü gibi bakardı onlara. Bıraksak saatlerce konuşup dertleşirdi. Hı ben de bunu hiç anlayamazdım ya neyse.
Tekrar mutfağa çevirdim bakışlarımı. Bir çok anı geçti gözümün önünden. Tartışmalarımız en çok da... Acaba başka türlüsü olamaz mıydı? Daha tahammül edilebilir olsaydık, ne bileyim suçlamasaydık bu kadar. Becerebilir miydik ki? Ne olurdu şimdi çocukların "bu oda benim olacak öteki senin" diyen heyecanlı seslerini duysak. Yada duvarlar ne renk olsa diye planlar yapsak. Perdeler yere kadar mı olacak yoksa yarım mı olsa? Acaba eşyalarımız sığar mı ki? Yoksa mutfak biraz küçük mü? Ama olsun yeter bize herhalde... Ne güzel heyecanlardı. "Yaşayacağımız" ama o aşamaya gelmeyi beceremediğimiz bir sürü anı...
Yıllar önce "bizim" olan evi yıllar sonra tekrar almayı düşünmek. Ama bu kapıyı sadece "ben" olarak açmak. Bu evdeki sessizliğin gürültüsü altında ezildim. Ağır geldi, hiç olmadığı kadar... Meğer ben bu evden çıkarken kendi üzerime kilit vurmuşum. Hissizleşmişim o zamandan sonra. Şimdi anlıyorum...
Evet başta şanslı olduğumu düşünsem de bu kapıdan girince yanıldığımı anlamıştım. Bu kadar "dolu" bu kadar "kalabalık" ve bu kadar "bizim" olan bir evde yalnızca "ben" olarak sessizliğimle yaşayamazdım. Sigaramı yarım bırakıp, küllükte söndürdüm ve şöyle son bir kez göz gezdirip vücudumdaki ürpermeyle hiç olmadığım kadar "yalnız" çıktım o evden, evimizden... Ve bu defa tanımıyormuş, bilmiyormuş gibi yapıp asansörle indim aşağıya. Hiç bu kadar gerçek bir şekilde yüzleşmemiştim hatıralarla.
Kendime göre, oldukça yabancı bir ev bulmalıydım. Küçük bir yatakodası olsa, bir de salona birkaç eşya koydum mu tamamdır. Bir oda da boş kalır büyük ihtimalle. Bu kadarım çünkü, buyum...Şimdi keşke diyorum, keşke...
(Bu da böyle az biraz gerçek, az biraz da kurgu olsun benden size :))
Günaydın herkese...