16 Haziran 2015 Salı

Özür ve Hayırsız 4.Tekil

Evet kesinlikle ne deseniz haklısınız kocaman bir püühh bana :)

Yalana gerek yok ne zamandır yazmadığım gibi okumadım da. Çok geride kaldım. Kim bilir neler değişti hayatınızda. Bunca zamanı telafi edebilir miyim bilmiyorum.

Buradan uzaklaşmamın en büyük sebebi ameliyat geçirmiş olmam. 10 gün izinliydim ve evdeydim ama bilgisayar yada tv'ye odaklanma problemim vardı :) Haliyle biraz uzaklaşınca da hep bugün bakarım yarın bakarım derken bugünlere geldim ne yazık ki.

Merak edip yazanlar olmuş sağolsunlar. Yayınlamadığım ve yanıtlamadığım birçok yorum var. Özür dilerim :( Ve merak edip neredesin yazan herkese de çok teşekkür ederim. Blog alışkanlığımı yeniden kazanabilirim umarım.

Umarım hepiniz iyisinizdir. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle canlarım :)

13 Mart 2015 Cuma

Kuyucaklı Yusuf /SABAHATTİN ALİ


Ana karakter Yusuf anne ve babasının eşkıyalar tarafından öldürülmesi üzerine küçük yaşta kimsesiz kalır. Bu olayın araştırılması için Yusufların evine giden kaymakam Selahattin Bey sağ kalan kişinin sadece Yusuf olduğunu görünce ona acır ve yanına alarak evlat edinir. Selahattin Bey'in Yusuf'tan küçük Muazzez adında bir de kızı vardır. Kaymakamın eşi Şahinde Hanım Yusuf'u hiçbir zaman kabullenemez ve ona düşman gibi davranır. Yusuf da onu bir türlü sevemez. Tayini çıkan aile Edremit'e taşınır.

Şahinde Hanım kızıyla Yusuf'u evde bırakıp o komşudan o komşuya gezen bir kadındır. Selahattin Bey de işi dışında geceleri içki alemlerine takılıp eve geç gelir ve evdekilerle ilgilenecek durumda olmazdı. Anne ve babanın bu durumundan dolayı en çok birbirleriyle iletişim kuran Yusuf ve Muazzez arasındaki bağ zamanla daha da güçlenir. Yusuf Muazzez'i herkese karşı korumaktadır. Muazzez biraz daha büyüyünce annesi ev gezmelerine onu da yanında götürmeye başlar. Yusuf bundan hoşlanmasa da sesini çıkarmaz.

Nüfuzlu ve zengin ailelerden birinin oğlu olan Şakir Muazzez'e laf atınca Yusuf ve Şakir arasında bir kavga yaşanır. Yusuf'tan intikam almak isteyen Şakir Muazzez'in Yusuf için ne kadar önemli olduğunu anladığından intikamını Muazzez aracılığı ile almak ister. Ailecek gidip Muazzez'i isteseler Şakir gibi bir serseriye kız vermeyeceklerini bildikleri için Şakir ve babası bir plan yaparlar. Selahattin Bey onlarla oynadığı kumarda ödeyemeyeceği kadar borçlanır. Bu olaydan sonra her ne kadar istemese de kızı Muazzez'i Şakir'e vermeye mecbur kaldığını hisseder. Bu durumu Yusuf'a açınca Yusuf o parayı arkadaşından borç alarak tedarik eder ve borcu kapatır. Yusuf ile Muazzez arasındaki yakınlık farklı bir boyut almıştır. Kabullenmekte zorlansalar da kardeş gibi büyüyen Yusuf ve Muazzez birbirlerine aşıktırlar. 

Devamını daha fazla anlatmayayım. Biraz daha yazarsam hızımı alamayıp kitabı özetlemiş olacağım :) Bunlardan sonra dramatik olayların sizleri beklediğini söyleyebilirim en azından.

Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı ve İçimizdeki Şeytan'dan sonra okuduğum üçüncü romanı. Kuyucaklı Yusuf da akıcı, merak duygusu uyandıran bir roman. Ancak beklentimin biraz altında kaldı. Ama en çok satanlar listesinde ilk sıralarda olduğunu da söylemeliyim. Beklentimi karşılamamış olsa da bence okunması gereken bir roman, tavsiye ederim.

İyi okumalar...

10 Mart 2015 Salı

Friends'in Bitişi, Yarattığı Boşluk ve Bağımlılık Yapacak Yeni Dizi Arayışı (Azıcık Spoilerlı :))

Yatakta yatıp, göbeğimde laptop, yanımda cips, keyifle, kahkahayla izlediğim Friends'i malesef ki bitirdim. 10 sezonu bitmesin diye bazen birer bölüm birer bölüm izledim. Çünkü korktum. Neden mi? Ben izlediğim yada okuduğum birşeyi tekrar izleyemem, okuyamam. Ne kadar beğenirsem beğeneyim. Yine böyle olmasından korktum. Ama bu defa bu huyumu bir kenara bırakıyorum. 


Friends ara ara izleyip aynı esprilere tekrar güleceğim bir dizi olacak. O kadar severek izledim ki.Bitti diye boşlukta hissediyorum kendimi. Son sezonu bir anda bitiriverdim zaten. Grip olup 4 gün eve kapanınca az izlememin imkanı yoktu.

Monica'nın temizlik hastalığını, başarı hırsını, rekabet takıntısını, heyecanlı hallerini, I knooww diye bağırışını, Chandler'ın kendine has kimsenin gülmediği esprilerini o sevimli hallerini, Joey ile muhabbetlerini, Ross'un mesleğiyle ilgili konuştuğunda herkesin suratını ekşitmesini, şapşal hallerini, iyi bir ilişki arayışlarını, Rachel'ın sempatik, duygusal hallerini, bazen Ross'u kıskanıp bazen de Joey'e göz koymasını, Joey'nin harika esprilerini, yemek deyince kendini unutmasını, yemeklerini kimseyle paylaşmamasını, çocuk hallerini, en önemlisi de beğendiği kadınları how you doin diyerek süzmesini, gözlerini patlatışını, mimiklerini, Phoebe'nin tuhaf ama tatlı hallerini, patavatsızlığını hepsini çok özleyeceğim. Ne olursa olsun birbirlerini olduğu gibi kabul etmelerini, dostluklarını, birbirlerinin evine pat diye girişlerini izlemek gerçekten çok keyifliydi. 

Son bölümü gözlerim dolarak izledim. Bu kadar duygusal bir son hiç beklememiştim. Hatta dizide sevmediğim tek şey son bölüm oldu. Ne bileyim daha farklı bitebilirdi. Mesela tekrar birleşen Ross ve Rachel'ın düğünü gibi. Fazla acıklıydı. Bir kahve içelim mi şeklinde bitmemeliydi yaa. Bu dizi bunu haketmedi bence. Phoebe'nin Mike'la evlenmesi, Chandler ile Monica'nın bir tane evlat edineceklerini beklerken 2 tane bebişleri oluvermesi, Ross ve Rachel'ın tekrar birleşmesi hepsi bomba olaylardı. Ama Chandler ile Monica'nın başka ev alıp o evden ayrılmaları, çocukları olamayacağını öğrenmeleri, o evin bomboş olması işte o anlarda çok üzüldüm. Hayatı değişmeyen tek kişi Joey. Aslında onunla ilgili bir sürpriz bekliyordum. Ama olmadı.Her biri birbirinden çok farklı ve kendine özgü karakterler. Hepsine ayrı gülüyordum. En sevdiğim karakter şudur diyemem bile. Hepsi benim bebeklerim :D

Şimdi yeni dizi arayışlarındayım. Friends'in yerini tutar mı bilmem ama kafamda bir kaç tane var başlarım en kısa zamanda izlemeye. Tabi önerilerinize de açığım :) Ciddi ciddi boşluktayım. Bir dizi deyip geçmeyin benim için vazgeçilmez birşey olmuştu. Artık kafama estikçe izleyip izleyip hasret gideririm. Şimdi düşünüyorum da ne kadar geç kalmışım bu diziyi izlemek için. Geç olsun güç olmasın diyelim bari. Keşfedilmeyi bekleyen yeni diziler var. İdare etmeyi öğrenmem lazım :)






Sonuç olarak; Ve İşte SON !  :(


4 Mart 2015 Çarşamba

Benden Keşkelere...

Anahtarları ev sahibinden alıp apartmana girdim. O "bildiğim" kata çıktım. Değişen şeyler de vardı tabi. Mesela otopark, asansör gibi. Ama ben yine de o "bildiğim" merdivenlerden çıktım "benim" diyeceğim eve. Sanki yıllar geçmemiş gibi, "o zamanmış" gibi anahtarı çevirdim. Hafif bir tıkırtıyla döndü. Tanıdık olan bir çok şey olsa da kapıyı açtığımda beni karşılayacak "birilerinin" olmadığını biliyordum. 

Ardımdan kapıyı kapatıp holü geçtim. "Salonumuza" geldim. İster istemez derin bir nefes alıp içime çektim havayı. O zamanlar "sıkma şunu bu kadar nefes alamıyorum, çocuklara zararlı" dediğim parfüm kokusu yoktu. Tek duyumsadığım duvar boyasının keskin kokusuydu.

En önemli kuralımızdı. Yemek saatinde herkes mutfaktaki o masada olurdu. Ama en güzel sohbetler de işte o andaydı. Salona geçildiğinde herkes kendi keyfinin derdine düşerdi. Ben gazeteye yada haberlere dalardım. Çocuklar ödev yada oyun peşinde... Yade de evi bir an önce toparlayıp dizisini izleme derdinde olurdu. Hatta bazen çıt çıkmaz, çocukların odasından azıcık ses geldi mi "şşşttt sessiz olun bakayım" cümlesini düşünmeden sarfederdik. Aklımdan bunları geçirirken kendimi mutfakta buldum.

Çıkan kiracı bir sandalye bırakmış, camın önünde de küllük. Sanki "tek" bir adamın geleceğini biliyorlarmış gibi. Hemen oturdum tabi, yaktım bir sigara. Pencereden bakınca tanıyamadım mahalleyi. Ne çok değişmiş meğer. Her gün geçtiğim sokakların farkında değilmişim. Balkonda bir saksı çiçek çarptı gözüme. Yaprakları kurumuş dökülmüş... Oysa ne güzeldi bizim balkonumuz. Rengarenk, türlü türlü çiçekler. Hatta Yade bazen "komşuların nazarı değiyor" deyip en sevdiklerini içeri saklardı. Gözü gibi bakardı onlara. Bıraksak saatlerce konuşup dertleşirdi. Hı ben de bunu hiç anlayamazdım ya neyse. 

Tekrar mutfağa çevirdim bakışlarımı. Bir çok anı geçti gözümün önünden. Tartışmalarımız en çok da... Acaba başka türlüsü olamaz mıydı? Daha tahammül edilebilir olsaydık, ne bileyim suçlamasaydık bu kadar. Becerebilir miydik ki? Ne olurdu şimdi çocukların "bu oda benim olacak öteki senin" diyen heyecanlı seslerini duysak. Yada duvarlar ne renk olsa diye planlar yapsak. Perdeler yere kadar mı olacak yoksa yarım mı olsa? Acaba eşyalarımız sığar mı ki? Yoksa mutfak biraz küçük mü? Ama olsun yeter bize herhalde... Ne güzel heyecanlardı. "Yaşayacağımız" ama o aşamaya gelmeyi beceremediğimiz bir sürü anı... 

Yıllar önce "bizim" olan evi yıllar sonra tekrar almayı düşünmek. Ama bu kapıyı sadece "ben" olarak açmak. Bu evdeki sessizliğin gürültüsü altında ezildim. Ağır geldi, hiç olmadığı kadar... Meğer ben bu evden çıkarken kendi üzerime kilit vurmuşum. Hissizleşmişim o zamandan sonra. Şimdi anlıyorum...

Evet başta şanslı olduğumu düşünsem de bu kapıdan girince yanıldığımı anlamıştım. Bu kadar "dolu" bu kadar "kalabalık" ve bu kadar "bizim" olan bir evde yalnızca "ben" olarak sessizliğimle yaşayamazdım. Sigaramı yarım bırakıp, küllükte söndürdüm ve şöyle son bir kez göz gezdirip vücudumdaki ürpermeyle hiç olmadığım kadar "yalnız" çıktım o evden, evimizden...  Ve bu defa tanımıyormuş, bilmiyormuş gibi yapıp asansörle indim aşağıya.  Hiç bu kadar gerçek bir şekilde yüzleşmemiştim hatıralarla. 

Kendime göre, oldukça yabancı bir ev bulmalıydım. Küçük bir yatakodası olsa, bir de salona birkaç eşya koydum mu tamamdır. Bir oda da boş kalır büyük ihtimalle. Bu kadarım çünkü, buyum...Şimdi keşke diyorum, keşke... 


(Bu da böyle az biraz gerçek, az biraz da kurgu olsun benden size :))

Günaydın herkese...


2 Mart 2015 Pazartesi

Bugün Güzel Pazartesilerden... (Küçük Bir de Dedikodu :))

Güneş kendini gösterdi ya keyfime diyecek yok. İlkbahar gelince yataktan daha kolay kalkıyorum, yorgun uyanmıyorum, 5 dk daha diye alarmı kapatıp durmuyorum, sendromsuz ve mutlu başlıyorum güne. Tüm bu sebepler gösteriyor ki kışın ve sonbaharda bol bol şikayet ediyorum kendimden, herşeyden. Gerçekten de öyle bazen o kadar bunalıyorum ki sürekli uyumak istiyorum. Neyse ki artık Marta giriş yaptık. İlkbahar kesinlikle benim mevsimim.

Neyse direk dedikoduya geçeyim ben :) Serkan'ın annesiyle anneannesi bize geldiler. Daha önce de bir defa gelmişlerdi ama aynı gece tesadüf habersiz misafir gelince açıkçası kimse istediği gibi davranamadı. Bu sefer herşey çok güzeldi. Tabi ki yine çok heyecanlandım. İşten geldiğim gibi hemen makyajımı silip yeniden yaptım, saçlarımı tekrar yaptım sonra da heyecanla Serkan'dan "evden çıktık" mesajı bekledim :) Serkan annelerini bıraktıktan sonra gitti.

Anneannesi çok konuşkan ve çok sevimli. Ama annesiyle konuşurken hala çok geriliyorum. O gerginliği babasıyla yaşamıyorum mesela. Özel günlerde yada bir hastalıkta rahatça arayıp hal hatır sorabiliyorum. Annesiyle konuşurken neden geriliyorum anlamış değilim. Zamanla aşarız sanırım :) Tabi bu defa habersiz bastıran misafirler olmayınca herşeyden konuştuk. Söz, nişan, çeyiz, düğün, nerede oturabileceğimiz ve daha biiirr sürü şey :)

Annesi Serkan'ın bilmediğim bir sürü huyundan bahsetti. Ama ona anlatmadım. Sonra kayınvalideciğim hemen yetiştirmiş demesin :D Eve gidecekleri zaman Serkan almaya geldi. Anneannesi merdivenleri yavaş yavaş inmeye çalışırken ben de o arada kapıda Serkan'la fingirdemeyi ihmal etmedim tabisi :D Bahçe dışında beklerken ısrar ede ede kapıya kadar getirdim çocuğu :D Yaptığımız kekten poğaçadan ona da ayırdım tabi ki kıyamam hiç :) Tam onlar gitti arkadan babam geldi. Serkan'la aramızdaki ilişkiyi bilmediği için bize gelmelerini gayet normal karşıladı :)

Asıl heyecanlı kısımlar Serkan'lar eve gittikten sonra annesinin yorumlarını anlatmasıydı tabi. Yorumların ana teması ne kadar kokoş olduğumla alakalı daha çok :) Ama bunlar eleştiri değilmiş Serkan'ın söylediğine göre. Annesinin hoşuna gidiyormuş böyle olması. Gitmese de yapacak birşey yok ben buyum ne yapayım yani :)

Anneannesi "üçüncü gelişimizde seni de alıp gideceğiz inşallah" diyerek son noktayı koydu :D

İşin içine yavaş yavaş ailelerin girmesi o kadar hoşuma gidiyor ki. Çok tatlı heyecanlar bunlar.

***
Dün Serkan'la buluştuk. Sokaklar o kadar kalabalıktı ki. Herkes çoluk çocuk dışardaydı. Bir de böyle dallarda renklenmeye başlayan çiçekleri gördüm ya işte tamamdır dedim artık. Bütün günü beraber geçirmemize rağmen bana yetmedi, yettiremedim :) Geçen hafta buluşamamıştık. Bu hafta uzuuun bir telafisi oldu kaçırdığımız saatlerin. Önce sinemaya mı gitsek diye düşünsek de o güzelim havadan vazgeçemedik. Uzun yürüyüşler yapıp, çay kahve tavla keyfinden sonra da birlikte güzel bir yemekle tamamladık buluşmayı. 

Şaka maka zaman çok çabuk geçiyor. Çıkmaya başlayalı 1 buçuk sene oldu. Askere gitmesine de daha çok varmış gibi geliyor ama zaman daralıyor farkında olmadan :( Daha şimdiden kara kara düşünüyorum. Bu konuda annesiyle aynı duyguları paylaşıyoruz. Tek çocuk olduğundan dolayı da biraz kıymetli beyefendi :)

Serkan'la oturup geleceğe dair planlar yapmak, herşeyi paylaşmak, birlikte gülmek, birlikte üzülmek o kadar güzel ki. Geçen hafta hastalandı vallahi sanki benim bir parçammış gibi düşündüm, aklım hep ondaydı. Bir de hastayken bir nazlı ki aman aman :) 

Bloğa eskisi gibi zaman ayıramayışımın sebeplerinden biri Serkan evet evet onu suçlayabilirsiniz :D Daha doğrusu şöyle söyleyeyim. İkimiz için zaman harcayıp çaba göstermem gereken şeyler var. Bu süreci atlattıktan sonra daha sık olacağım buralarda. Şimdilik bu şekilde idare etmeye çalışıyorum işte.

Benden bu kadar. Şimdi öğle yemeği vakti :)

26 Şubat 2015 Perşembe

Mutlu Olma Sanatı / BERTRAND RUSSELL

"Mutlu Olma Sanatı" İngiliz düşünür Russell'in yazmış olduğu kişisel gelişim ve felsefe içerikli bir kitap. Bu kitabı ilk olarak Fox'ta Çalar Saat programında görmüştüm. İsmail Küçükkaya kitabın içinden seçtiği bir kaç paragrafı okuduğunda çok hoşuma gitmişti okudukları ve aldım. Okumaya başladım. Belki de en yavaş okuduğum kitap budur. Bana biraz ağır geldi. Ama yine de bitirdim.

İlk sayfalarda karşılaştığım şu cümlelere bayıldım.

"Hayvanlara bakıyorum da
 Ben de hayvanlaşıp onlar gibi yaşayabilirim diyorum, hepsi kendi aleminde huzur içinde...
  Durumlarından sızlanmazlar, kan ter dökmezler,
  Karanlıkta gözleri açık oturmuyorlar ve ağlamıyorlar günahlarına,
 Tanrıya olan borçlarını konuşup midemi bulandırmıyorlar, hepsi hoşnut, hiçbirinin mal hırsıyla gözü dönmüş değil, ne biri diğerinin önünde diz çöker, ne de binlerce yıl önce yaşamış kendi türünden birinin,
  Hiçbiri dünyanın en mutsuzu değildir yada en saygı değeri."                                                                                                                                     WALT WHITMAN

İki ana başlığımız var. Mutsuzluğun nedenleri ve mutluluğun nedenleri. Günlük hayatta sıkça yaşadığımız rekabet, can sıkıntısı, heyecan, yorgunluk, çekememezlik,günah duygusu, kamuoyu korkusu,keyif ve sevgi gibi uzayıp giden duyguların mutluluğa yada mutsuzluğa etkisini anlatan bir kitap. Mutsuzluğa bazen bilerek sürüklendiğimizi, aslında bununla başa çıkma yöntemlerinin olduğunu, günlük hayatta bizi mutlu edecek günlük uğraşlar ve ilgi alanları edinmemiz gerektiğini anlatıyor kaba taslak söylemem gerekirse.

Altını çizerek okuduğum bir çok paragraf oldu. Aslında çoğu bildiğimiz, farkında olduğumuz ama uygulamaya koyamadığımız şeyler. Sanki bilerek ve isteyerek mutlu yada mutsuz oluyoruz gibi. Olumsuz duygularla başa çıkma imkanımız varken bunu kullanmayabiliyoruz. Mutsuzluk zevk veriyor sanki kimi zaman. Yada ben mi böyle düşünüyorum sadece bilmiyorum.

Kitabın arkasında bu kitabın mutluluk sırlarını açıkladığı yazıyor. Ancak ben bu derece iddialı bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Evet faydalı şeyler de okudum içinde. Ama dili o kadar sıkıcı ki. Okurken boğuldum sanki. Hatta çoğu zaman başıma ağrılar girdi okudukça. Mutlu olma sanatını okuyacağım diye sayılı uğraşlarımdan biri olan kitap okumayı da bırakacaktım neredeyse :) Ama takıntı işte. Kitabı yarım bırakmamak için direndim. Vicdan yapıyorum sonra :) Ama yok yani bu kitabı hiç sevmedim ben. Son sayfalarını az önce okudum, şu anda başım ağrıyor abartmıyorum :) 

Bu tür kitaplarla aranız yoksa hiç tavsiye etmem. Benim gibi beyniniz zonklar. Ama yok illa ki ben bu tür konulara ilgi duyuyorum, sıkılmam derseniz okunabilir tabi ki :)

Ve altını çizdiğim özellikle de bayanların hoşuna gidecek olan bazı paragraflar paylaşmak istiyorum sizinle. Biraz feminizm kokusu alıyorum sanki :)

"Akşamüzeri kocası eve döndüğü zaman ona gün boyunca karşılaştığı güçlükleri anlatan kadın can sıkıcı, anlatmayan ise dalgın sayılır.Çocuklarıyla ilgili duruma gelince; onları dünyaya getirmek ve büyütmek için bulunduğu özveriler zihninde öyle canlı bir biçimde yer etmiştir ki, onlardan normalin üstünde şeyler bekler, bu arada ayrıntılarla uğraşmaktan sinirli ve dar düşünceli biri olmuştur.Kadının katlanmak zorunda kaldığı haksızlıkların en öldürücüsü de budur. O aile içindeki görevlerini yerine getirdiği için çocuklarının ve eşinin sevgisini yitirmiştir. Oysa bunları ihmal edip de neşesini ve kendi bakımını sürdürseydi belki hala sevilmekte olurdu."

"Erkeklerin kadınları dış görünüşlerine bakarak sevmelerine karşılık kadınlar erkekleri karakterleri için sevme eğilimi gösterirler. Bu noktada kadınların erkeklerden üstün olduğunu belirtmek gerekir.Çünkü onların erkeklerde aradıkları nitelikler erkeklerin onlarda aradıkları niteliklerden üstündür. Ama iyi bir karaktere sahip olmanın iyi bir görünüşe sahip olmaktan daha kolay olduğunu hiç sanmıyorum. Hiç değilse kadınlar iyi bir görünüşe sahip olmak için ne yapmak gerektiğini erkeklerin iyi bir karaktere sahip olmak için ne yapmak gerektiğini bildiklerinden daha iyi bilirler."

"Gerçek değerli cinsel ilişkiler tarafların kendilerini tutmadıkları ve kişiliklerinin birbirine katıp ortak bir kişilik yarattıkları ilişkilerdir. Önlemin bütün türleri arasında gerçek mutluluğa en fazla engel olanı aşkta önlemdir."

"Aslında erkek ve kadın erdemi arasında fark yoktur; hiç değilse geleneğin bizi inandırmak istediği şekilde bir fark yoktur. Erkekler için olduğu gibi, kadınlar için de mutluluğun ve iyiliğin sırrı keyif duygusuna sahip olmaktır."

"Kadınlarda keyif alma ağır başlılığın yanlış yorumlanması nedeniyle eskisi kadar olmasa bile yine de büyük ölçüde engellenmektedir. Kadınların erkeklere açıkça ilgi göstermesi yada herkesin içinde fazla hareketli olması doğru bulunmaz. Oysa erkeklere ilgi duymamayı öğrenirken hiçbir şeye ilgi duymamayı yalnızca doğru sayılan bazı tutum ve davranışlara önem vermeyi öğrenirler. Hayatta pasif ve çekingen olmayı öğrenmenin hevesi ve hoşnutluk duygusunu körelteceği açıktır. Üstelik bunun ağırbaşlı kadınlarda ve özellikle az eğitim görmüş ağırbaşlı kadınlarda çok rastlanan içe kapanıklığı kışkırttığı da bir gerçektir. ....Ama kadınları bunun için suçlayamayız. Çünkü bu binlerce yıldan beri süregelen kadın eğitiminin bir sonucudur."



"Bir kişi altı yaşına gelmeden sövmenin kötü olduğunu öğrenmiştir. Yalnız kötüler içki içer, sigara içmek ise erdemli bir insanın yapmayacağı birşeydir. Hiçbir zaman yalan söylememesi gerektiğini öğrenmiştir. Ve bütün bunların üstüne öğrenmiştir ki, bedenin cinsellik içeren kısımlarına karşı herhangi bir ilgi duymak iğrenç birşeydir. Annenin düşünceleri olan bu yasaklara tanrının emirleri gibi olarak inanılır. Anne yada anne ilgisizse dadı tarafından sevilmek yaşamının en büyük zevkidir. Bu sevgiyse ancak ahlak kuralların uygun hareket edildiğinde elde edilebilir. Böylece çocuk dadısının yada annesinin hoş görmeyeceği herhangi bir davranışın günah olduğuna inanır. Büyüdükçe de bu ahlak kurallarının kaynağını ve bunlara aykırı davranmanın cezasını unutur. Ama o kuralları unutmaz ve onlara uymamanın çok kötü olacağı duygusundan kurtulamaz."

"Doğru kural basit: Kız yada erkek çocuğa ergenlik çağına gelinceye değin herhangi bir ahlak kuralı öğretmeyin ve bedenin doğal eylemlerinde herhangi bir günah bulunduğunu aklına sokmaktan sakının. Çağı gelince de ahlak eğitiminin mantığa uygun olmasına ve sağlam temellere dayanmasına önem verin."

"Eğer birbirimizin düşüncelerini okuyabilseydik, bence bunun ilk sonucu bütün dostluklar sona ererdi. İkinci sonucu çok iyi olurdu, çünkü arkadaşsız bir dünya çekilmeyeceğinden insanlar birbirleri hakkındaki gerçek düşüncelerini saklama gereksinimi duymadan dost olmayı öğrenirdi."

"Bütün sevgilerimiz sevdiklerimizi her an yere serebilecek olan ölümün insafına bağlıdır."

"İnsanların çoğu bir zindanda mutlu olamayacak yaradılıştadır. Bizi içimize gömen duygularsa zindanların en kötüsünü oluştururlar. Bu tür duyguların en yaygın olanlarından bazıları korku, çekememezlik, günah duygusu, kendine acıma ve kendine hayranlıktır."


"Ben yaşarım göreceğimi görürüm, çocuğum benim yerime geçer, o da göreceğini görür; onun çocuğu da onun yerine geçer. Bunda üzülecek ne var? Böyle olmasaydı da sonsuza dek yaşasaydım, yaşamın zevkleri eninde sonunda tatlarını yitirirlerdi... Şimdiyse bu zevkler her zaman tazedirler.
           Hayat ateşiyle iki elimi de ısıttım;
           O sönüyor, ben de vedaya hazırım."

"Başarı mutluluğun sadece bir öğesidir ve eğer diğer öğelerin tamamının feda edilmesi pahasına elde edilmişse, çok pahalıya mal olmuş demektir."

"Bazı mutluluklar her insanın doğuştan hakkıdır. Bunlardan yoksun olan birisi, hemen her zaman doğru yoldan sapar ve dünyadan nefret eder."

En uzun yazımı yazdım sanırım. Sabredip buraya kadar okuyanlara da teşekkürü bir borç bilirim ayrıca :)



25 Şubat 2015 Çarşamba

Before Sunrise/Sunset/Midnight

 

Before Sunrise, Before Sunset ve Before Midnight... Celine ve Jesse'nin aşk hikayesini anlatan birbirinin devamı olan 3 film. 

Jesse ve Celine bir tren yolculuğunda tanışırlar ve yolculuk süresince sohbet ederler. Jesse Viyana'da Celine ise Paris'te trenden inecektir. Tren Viyana'ya geldiğinde Jesse Celine'e onunla birlikte trenden inmesini ve ertesi güne kadar Viyana yolculuğunda ona eşlik etmesini teklif eder. Celine bu teklif üzerine yaşadığı şaşkınlıktan sonra  kabul eder ve Paris'e devam etmek yerine Jesse ile trenden iner. Viyana'da hayatları boyunca unutamayacakları bir gece geçirirler. Viyana sokaklarında dolaşırken her konuda sohbet edip birbirlerini tanımaya başlarlar. Sohbetler, oyuncuların tavırları, konuştukları konular o kadar bizden ve doğal ki. Ve tabi ki sonrası aşk..


Uzak mesafeli ilişkilerde yaşanan sıkıntılardan dolayı ve zaten bir daha bir araya gelemeyeceklerini düşünerek birbirlerine adres, telefon yada iletişim kurabilecekleri herhangi bir ayrıntı vermiyorlar. Ancak Celine'in gitme vakti geldiğinde son anda belli bir tarihte aynı yerde buluşmayı kararlaştırıyorlar. Before Sunrise'ın hikayesi bu. 1995 yılında çekilmiş. O tarihte ve kararlaştırdıkları yerde buluşup buluşamadıkları, neler yaşadıkları ise devam filmi olan Before Sunset'te. O yüzden filmi izlemeyen ancak izlemek isteyenlerin devamını okumamalarını tavsiye ederim !! Bu keyfi mahvetmek istemem. Uyarımı yapayım da :)

Before Sunset yani ikinci film ilkinden 9 yıl sonra çekilmiş. Bu süreçte belirledikleri tarih ve yerdeki buluşmaya sadece Jesse gelir. Celine ise büyükannesinin cenazesi nedeniyle gidemez. Ayrı kaldıkları süre içinde Jesse evlenip çocuk sahibi olmuş ve Viyana'daki o geceyi anlatan bir kitap yazmıştır. Onları tekrar karşılaştıran da bu kitap olur. 

Jesse Paris'te düzenlenen imza gününe gider. Paris'te yaşayan Celine de bundan haberdar olup imza gününün düzenlendiği yere gider.Bu defa da Paris sokaklarında gezerek ayrı kaldıkları 9 yılda neler yaşadıklarını anlatırlar. Birlikte geçirecekleri belki de sadece son bir kaç saatleri vardır. Celine Jesse'yi evine davet eder ve evdeki sohbetleri sırasında ona kendisinin yazdığı şarkıyı gitarıyla birlikte çalıp söylemeye başlar. Şarkı Jesse için yazılmıştır. Jesse uçağa geç kalmak üzeredir. Ancak Celine'den gözlerini alamaz... 

Jesse'nin Celine'in evinden ayrılıp uçağına yetişip yetişemediği ve bir daha görüşüp görüşmedikleri ise Before Midnight'ın konusu. O yüzden sadece Before Midnight'ı izlemeyenler devamını okumasın mümkünse!! :)

Before Midnight, Before Sunset'ten 9 yıl sonrasını konu alıyor. Tahmin edildiği gibi Jesse uçağına yetişememiş Celine'in yanında kalmış ve bu defa birlikte bir hayat kurmuşlardır. İki de kızları olur. Paris'te yaşayan çift çocuklarıyla beraber Yunanistan'a tatile giderler. Tatilin son günü ise arkadaşlarının hediyesi olarak otelde başbaşa bir gece geçirmeye giderler. 

Otelde birlikte geçirecekleri romantik dakikalar beklerken  birbirini kedi köpek gibi yiyen bir çift görüyoruz :) Sanki yılların patlamasını yaşarlar. Celine sorumlulukları uğruna hayallerinden vazgeçtiğini, artık taviz veren taraf olmak istemediğini, yaşadıkları büyük aşka rağmen ilişkilerinin klasik, heyecandan uzak ve sadece sorumluluktan ibaret bir ilişkiye döndüğünü bas bas bağırarak söyler. Çocuklarının, eşinin, Jesse'nin eski karısı ve ondan olan çocuğunun problemlerinden, bunlardan doğan sorumluluklardan dolayı isyan eder. Jesse ise sevmediği huyları olmasına rağmen Celin'e onu hala ilk günkü gibi sevdiğini, onu olduğu gibi kabul ettiğini söylemesine rağmen bir süre sonra içindeki olumsuz düşünceleri kusmaya başlar.

En sonunda Celine Jesse'ye artık onunla olmak istemediğini söyleyip odadan çıkar. Tek başına otururken Jesse tekrar yanına gelir ve şirinlikler yapmaya çalışarak Celine'i güldürmeye, ona eski heyecanlarını hatırlatmaya, aşklarının hala devam ettiğini, bunun farkına varması için uğraşmaya devam eder. Celine'in siniri geçtikten sonra gülümsemesi ve Jesse'nin küçük oyunlarına eşlik etmesiyle film son bulur. 


Her 3 filmde de oyunculuklar çok doğal. Sanki ezberlenen tasarlanan hiçbirşey yok, herşey anlıkmış gibi. En çok bu yönünü sevdim. Favorim ise kesinlikle Before Sunset...

Before Midnight'ı da izledikten sonra aşkı bulmanın, onu yaşamanın, yaşatmanın ve ilk günkü gibi değerini bilmenin, heyecanı ilk günkü gibi yaşayabilmenin ne kadar zor olduğunu düşündüm. Çünkü zaman ilerledikçe sorumluluklarımız başkalaşıp ağırlaşıyor. Düşünmemiz gereken şeyler fazlalaşıyor. Aşkı yaşatmak ise farkındalık istiyor sanırım. Günlük telaşlar peşinde koştururken sevginin, aşkın değerini yok etmemek gerek. 

O zaman yıllandıkça değerlenen aşklara diyorumm.... :)