2 Şubat 2014 Pazar

Aynı Yıldızın Altında / John GREEN

Aynı Yıldızın Altında beklentimi çok yüksek tutarak başladığım bir kitaptı. Fakat hayal kırıklığına uğramış bulunmaktayım :) Aslında beklentimi neden yüksek tuttuğumu da bilmiyorum. Sanırım kapağının cazibesine kapılmış olmalıyım :) Kitabı gördüğüm gibi vurulmuştum oysa ki ayyy ne şirin diye :)

Neyse biraz bahsedeyim bari kitaptan. O kadar okudum. İçimde kalmasın yorumcağızlarım :)

16 yaşındaki Hazel Grace kanser hastası. Bu hastalık hayatının büyük bir kısmını kısıtlamasına yetiyor. Ailesi sürekli normal bir yaşam sürmesi daha doğrusu olması gerektiği gibi bir ergen hayatı sürmesi için uğraşıyor.

Hazel istemeyerek gittiği Kanserli Çocuklar İçin Destek Grubu'nda Augustus ile tanışıyor. Ve birbirlerine aşık oluyorlar tahmin ettiğiniz gibi.

Birlikte sayılı günlerinde sonsuzluğu yaşamak için çabalıyorlar. Fakat Augustus bu savaşta yeniliyor ne yazık ki. Bu da tahmin ettiğim bir sondu. Sanırım o yüzden zevk alamadım bu kitabı okurken.

Biraz da öldükten sonra hatırlanmak ve bir iz bırakabilmek konusunda düşündürüyor.

Kitap bittiğinde biliyordum ya of neden daha farklı bitmedi ki dedim içimden.

Kitabın en güzel kısmı Hazel'in en sevdiği kitabın -Görkemli Izdırap'ın- yazarına Augustus ile birlikte ulaşmaları. Fakat ihtiyarın onları bekledikleri gibi karşılamaması ve kitap ile ilgili sorularına karşılık bulamamaları. Augustus'un cenazesinde bu yazarın çıkagelmesi ve bunun sebebinin de ölmeden önce Augustus'un ihtiyara yazdığı mektup olması. Tek şaşırdığım kısım bu oldu.

Görkemli Izdırap adlı kitapta da kanserden ölen bir kızın hikayesi anlatılıyor. O kitap bir cümlenin yarısında son buluyor. Çünkü kız ölüyor. Aynı Yıldızın Altında'da dendiği gibi "hayatın ortasında, bir cümlenin ortasında ölüveriyorsun." Hazel de kendini o kitaptaki kahramanla özdeşleştiriyor.

Hastalık ile sağlık arasında bocalayan iki gencin hikayesini anlatıyor yani anlayacağınız. Öyle işlenmiş bolca olay ve konu yok. Açıkçası ben biraz basit buldum. Hep beni içine çekecek daha farklı birşeyler bekledim ama maalesef olmadı  :)
                         
***

Kitaptan şu alıntıyı yapmadan geçmek istemiyorum.

 " Öyle bir zaman gelecek ki, hepimiz ölmüş olacağız. Hepimiz. İnsanların varolduğunu veya türümüzün herhangi birşey yaptığını hatırlayabilecek tek bir insan evladının bile kalmadığı bir zaman gelecek. Sizi beni bırakın, Aristotales veya Kleopatra'yı bile hatırlayan kimse kalmayacak. Yaptığımız inşa ettiğimiz, yazdığımız, düşündüğümüz ve keşfettiğimiz herşey unutulacak ve tüm bunlar boşa olacak. Belki o zaman yakınlardadır. Belki de milyonlarca yıl uzakta.

Ama güneşin çökmesinden sağ kurtulsak bile sonsuza kadar yaşamayacağız. Organizmalar bilinç kazanmadan önce de vakit vardı, sonra da olacak. Eğer unutulmanın kaçınılmazlığı seni endişelendiriyorsa bunu görmezden gelmeye çalışmanı öneririm. İnan bana diğer herkes böyle yapıyor."

                                                            Sevgilerle...

                                                               =)


31 Ocak 2014 Cuma

Yapabilir miyim ki?

Şu pembe vosvosta oturup denizi izleyip düşünesim var. Sarı olanda da tanımadığım biri olsun. Camdan cama derdimizi anlatalım birbirimize. Dertleştikten sonra da defolup gidelim evlerimize. Sanırım yalnızlıktan kafayı üşütüyorum.

Bazı huylarımdan nefret ediyorum. Bazı endişelerimin ve üzüntülerimin mutluluğumu sevincimi gölgelemesine sinir oluyorum. Bunu etrafımdaki insanlara yansıtmaya ise apayrı sinir oluyorum.

Şu an hayatımda tek bir olumsuzluk var. Ama o tek birşey herşeyi mahvetmeye yetiyor bazen. Diyorum ki kendime hayatı ikiye ayır. Bir yanda mutluluklarım diğer yanda mutsuzluklarım. Birinin diğerini etkilemesine izin verme, mutluluğuna gölge düşürme.

Ama yok arkadaş olmuyor işte. Yapamıyorum. Ne dersem diyeyim boş. Ne kadar umrumda değilmiş gibi davransam da beynimin bir köşesinde vırvırvır hiç susmuyor. Denemeye devam yine de. Belki birgün beceririm ne dersiniz? Yapabilir miyim ki ?

Bu ara tek çareyi uykuda buluyorum. Doyamıyorum uyumaya. Çünkü o sıkıntıdan uzaklaşabildiğim tek yer uyku. Hatta bazen uykuda bile rahat yok. Rüyama giriyor. Bazen neredeyse 12 saat uyuyorum. Kalkınca da sinirleniyorum kendime neden bu kadar uyuyorum diye. Zaten kaç yıllık ömrüm var uyku vakit kaybı diye düşünüyorum :)

Bu arada ananem hastaneden çıktı. Bize getirdik. Keyfi gayet yerinde. Türkü söyleyip neşelendirdi bizi bütün gece :) Ameliyattan sonra daha da iyi olur inşallah. Bu neşesi hiç eksik olmasın.

Ablamın oğluyla ananemi video çektim. Yeğenim 1,5 yaşında. Ananem türkü söylüyor. O oynuyor. O kadar sevimliler ki :) Torununun oğlunu görmek nasıl bir duygudur acaba? Yeğenimin adı Koray. Ananem sürekli unutuyor adını. Kamil diye sesleniyor. Kamil gel oğlum karanlık orası gitme öcüler var orada :D Her defasında kahkaha atıyorum. Sürekli anane Kamil nereden çıktı Koray Koray dememe rağmen yine unutuyor. Artık umudumu kestim düzeltmiyorum. O Kamille gayet mutlu :)

Ben gülünce hemen gülün gülün siz de yaşlancaksınız. Biz de sizin gibiydik bir zamanlar deyip alınır gibi oluyor. Ama sonra yine kıyamıyor bana :) Klasik ihtiyar tripleri =)

Ömür ne garip şey. Hem çok hızlı hem çok yavaş. Bazen son hızda ilerlediğini düşünüyorum. Bazen de tospa gibi.

Tek dileğim sevdiklerim hep benimle olsun. Başka birşey istemiyorum.


30 Ocak 2014 Perşembe

Son Fotoğraf Olmasın


Bugün hastaneye ananemi ziyarete gittim. İki gün kadar yoğun bakımda kaldı. Bugün odaya almışlar. Önce ablam gitti. Hemen beni sormuş geldim mi gelmedim mi diye. Gözleri de çok iyi görmüyor. Teyzemin torunu odaya girince onu ben zannetmiş. " Ah benim güzel kızım gelmiş. En çok onu seviyorum ben "demiş. Tabi ablam hemen beni aradı. "Ananemi ayrı odaya aldılar seni görmek istiyor galiba" dedi. Hemen hastaneye geldim. 

  Odasını buldum. İçeriye girince sevindi tabi. Kıyamam ona... Aynı çocuk gibi. Yaşlılık insanı gerçekten çocuklaştırıyor. Bana sımsıkı sarıldı. Beklediğimden iyi gördüm onu. Keyfi de yerindeydi. Sürekli gülecek birşeyler buldu kendine. Bizi de güldürdü tabi :) Kulakları da iyi duymadığı için bizim söylediklerimizi yanlış anlayıp çok alakasız cevaplar verince komik anlar yaşanabiliyor :) 

  Bana "İnşallah senin düğününü de görürüm. Bastonla mastonla da olsa gelip göreceğim seni öyle" diyor. Sonra vazgeçip ama o kadar ömrüm kalmamıştır diye mırıldanıyor sessizce.

Haftaya kalbinden ameliyat olacak. Ama yaşı ve sağlığı bu ameliyatı kaldırabilecek mi bilmiyorum. 

Hastane odasında fotoğraf da çekiliyorum ananemle. Çekilmeden önce oturuşunu düzeltiyor. Başörtüsü düzgün mü diye kontrol ediyor. Sonra fotoğrafları ona da gösteriyorum. Görmeye çalışıyor ama gözlerinin tam olarak seçmediği belli. Çünkü teyzemin kızıyla çekildiği fotoğraf için bana dönüp ay ne güzel çıkmış kızımla resmim diyor. Yani teyzemin kızını ben sanıyor :) Bırak öyle bilsin diyorum içimden. Sonra annenle ikimizi de çek diyor tekrar bana dönüp. Sanki benden geriye bari bir fotoğraf kalsın der gibi. Masumluğunu sevesim geliyor. O kısık sesli kahkahasını dinlerken bir yandan fotoğrafa bakıp Allah'ım bu son fotoğraf olmasın diyorum kendi kendime.

Annem de "ben rüyamda gördüm evin bahçesinde bir kalabalık vardı. Bence bu rüya ananene işaret. O ameliyat masasından sağ kalkamayacak gibi hissediyorum" diyor. Annemin rüyaları bazen gerçek olabiliyor ne yazık ki. İnşallah bu sefer yanılır. 

Ve annemin bunu söylerken gözlerinin dolması içimi yakıyor. O an annemin ağlamasına üzülmüyorum aslında. Çaresizliğine ve kabullenişine üzülüyorum. Ama başka yapacak ne var ki. İçimden sen olmasan ben ne yaparım diye geçiriyorum. Benim bu çaresizliği yaşayacağım günü düşünüyorum. O gün çok uzak olsun diye dua ediyorum. Çok uzak...

O kadar güçlü değilim henüz. Belki de hiç olamayacağım. Ne zaman olursa olsun. Belki de bu acı karşısında güçlü durmanın imkanı yok. Sadece zaman herşeyin ilacı olacak. Her sabah kalkınca aynı acıyla yüzleşmek zorunda kalacağım. Kabullenmek bir mecburiyet olacak. Ama zaman..İçimi yakan ateş yavaş yavaş sönecek ve soğuyacak. Tabi bıraktığı anılar, sesler, onu hatırlatan herşey hep bir yerde duracak. Her anımsadığımda kirpiklerim ıslanacak. Zor çok zor... Açtığı boşluğu doldurmak imkansız. 

Yaşlılık ne tuhaf. İnsana çok şey öğretiyor. Bazen evlat diye büyüttüğünün hastalığında aslında evlat olmadığını öğreniyorsun. Seni düşünmemesini, önemsememesini kabullenmek zorunda kalıyorsun ama olmuyor, isyan ediyorsun... Evlatlarına muhtaç olmanın mahcubiyetini yaşıyorsun biraz da. Bazen bir çocuk gibi altını temizlemelerini, yemeğini yedirmelerini, ilaçlarını içirmelerini, seni yıkamalarını beklemek zorunda kalıyorsun. 

Yeniden başa dönmek tuhaf geliyor olmalı. Bir çocuk gibi yaşamaya başlamak ve vücutça da küçülmek, başkalarının yardımına fazlasıyla ihtiyaç duymak... Yaşlılık bir geriye dönüş... Yeniden başlarmış gibi ama sona daha yakın...


29 Ocak 2014 Çarşamba

Sabah sabah gerilim...

Sabah alarmı erteleye erteleye sonunda kalkabildim sıcak yatağımdan. Bir de perdeyi aralayıp bardaktan boşanır gibi yağan yağmuru görünce iyice sinirim bozuldu. Ama yapacak birşey yoktu. Hazirlandim ve kahvaltimi yapıp çıktım evden.

 Ugramam gereken bir yer vardı. Kestirme yoldan gideceğim ya hani. İlla birsey açacağım başıma. Ne güzel yavaş yavaş giderkeeen 4 tane kocaman köpekçik çıktı karşıma.  Benden biraz uzaktaydilar neyse ki. Ama dördü de durup kulaklarını ve kuyruklarini havaya dikip bana bakmaya başlayınca bir sürü düşüncenin ortasında buldum kendimi.

Kacarsam daha çok pesimden gelirler mi? Neden sokakta kimse yok? Tut ki bana saldirdilar birinin kapısını calsam hemen açar mı? Ya acmazlarsa beni parcalarlar mı? :) Şu ilerdeki evin bahçe kapısı acaba kolay açılıyor mudur yada kilitli olabilir mi ?

Bu kadar kısa sürede aklımdan bu kadar çok soru geçirdiğimi hatırlamıyorum.  Tabi bunları düşünürken bir yandan da yürüdüğüm yoldan geri döndüm.  Önce yavaş adımlarla arkaya bakmadan yürümeye başladım.  Ama arkamdan o pıt pıt pıt şeklinde yaklaşan pati seslerini duyar gibi oluyordum. Hızlı yürümeye başladım.  Ve artık sabrim kalmadı ne olursa olsun deyip koşmaya başladım :) Tek umudum biraz ilerden sola dondugumde karşıma birinin çıkmasıydı. içimden ne dua ettim ama ne olur biri çıksın karşıma diye :)

Artık çığlık atarak kaçmaya başlamıştım :) Arkamdan havlama sesleri gelmeye başladı.  Bana ne kadar yakın olduklarına bakmaya bile cesaretim yoktu. Soldan dönünce artık koşacak halim kalmadı veee karşıma biri çıktı yihuuu :) Duam karşılıksız kalmadı :)

Ama keşke karşıma biri çıktı diye sarılıp kucağına atlarmis gibi olmasaydım. Sanırım biraz rezil olmuş olabilirim :) Çocuk da sabah sabah bir kız ona sarilinca şaşırdı tabi :) Ama hiçbirşey umrumda değildi :) Genç delikanlı beni kopeklerden kurtardı tabi kii :)) 

Ama yerden taş alirmis gibi yapmak benim neden hiç aklıma gelmedi o kadar gereksiz ayrıntıyı düşünürken bilmiyorum :) O hareket köpeklerin hemen geri donmelerine yetti. Keşke bu kadar basit olmasaydi. Kendimi daha kötü hissettim :) En son çocukken köpek kovalamisti beni sanırım bu konudaki tecrubelerimi unutmuşum :)

Biraz sakinlesene kadar yanımda durdu kurtarıcm :P Kendime geldim ve ne göreyim.  Çantam kolumda yoook. Nerede olduğu konusunda da bir fikrim yok. Geldiğim yoldan geri dönmeye başladım.  Biraz ilerde yerde gözüme birsey ilisti. Tabi ki o şey benim cantamdi :) Korkudan ne ara yere firlatmisim hiç hatırlamıyorum.  Cantami bulmamin sevincini yaşadım tabi ki bir süre :) Artik tamamen sakinlesmistim. Ama bacaklarimin üst kısmında hissettigim ağrıyı en son lisede beden eğitimi dersi sonrasi hissettigimi farkettim. O agriyla ayniydi sanırım :) Boğazım yaniyordu. Çantam çamur içindeydi. Saçlarım yağmurdan mahvolmustu ve bacaklarimin hala titredigini hissediyordum.  Çok sefil gorundugume emindim. 

O halde ofise gittim. Herkes farketti tabi bi terslik oldugunu hem tipimden hem de gec kalmış olduğumdan dolayı :) Sonra avukat müjdeli haberi verdi. Benim bugün işlerim var büroda olmayacağım sen de eve git dinlen dedi. Içimden iste buuuu diye sevinç çığlıkları atiyordum :) 

Çantami aldığım gibi eve geldim. Annemle ablamin hazirladigi harika kahvaltiya yetistim. Çay keyfimi de yaptım :) Kendime geldim, bacaklarimin titremesi de durdu sonunda :) 

Şimdi kahvemi yapıp pencerenin önüne geçip arada yagmuru izleyip kitabimi okuyabilirim :) Sabahki gerginlikten sonra sessiz sakin birgün benimleee :) 


25 Ocak 2014 Cumartesi

Başlık mı? Yok ki =)



Evdeyim ve hiçbir şey yapmıyorum. Ama çok keyifli bir cumartesi geçirdiğimi düşünüyorum nedense... Miskin miskin odamda oturmak da keyifli oluyor bazen :)

Kahvemi yaptım, laptopu aldım ve tünedim pencerenin önüne. Çok yağmur yağıyor... Camdan dışarıyı izliyorum. Rüzgarda şemsiyesiyle savaşanlar  yada şemsiyesi olmayıp gideceği yere biraz daha çabuk varabilmek için hızlanmaya çalışanlar...



Yağmurun bir hızlanıp bir yavaşlaması ve damlaların cama vuruşuyla çıkan huzur verici ritmik ses... Camdan aşağıya süzülmek için birbiriyle yarışan damlacıklar...

Dinlendiğimi hissediyorum. Aklımdan bin bir türlü şey geçiyor. Yaşananlar, hayaller, hayal kırıklıklar, endişeler, mutluluklar, seçimlerim, üzüntülerim, pişmanlıklarım...


Kapkara bulutlar var penceremin üzerinde. Yağdıkça yağmaya çalışıyor... Ama ilerde güzel bir mavilik belirmeye başlıyor. Düşünüyorum acaba benim de endişelerimden kurtulup ferahladığım gün o mavilik kadar yakın mı diye. Ve yeniden hızlanıyor damlalar maviliği uzaklaştırmak istercesine...

Bahçedeki çimenlere yatıp yüzümü gökyüzüne dönüp hiç kalkmamayı hayal ediyorum... Her zerreme kadar üşüyüp, sırılsıklam olmak... O mavilik yaklaşana kadar öylece kalmak... Damlaları her vuruşunda titreyen göz kapaklarımda hissetmek, topraktaki o güzel mi kötü mü olduğuna bir türlü karar veremediğim kokuyu duymak... Yağmurun içimdeki endişelere bir tokat gibi çarpışını dinlemek istiyorum...

4 yıl sonra yine evimde ve yine odamda önceden yaptığım gibi kahvemi yudumlayıp pencereden yağmuru izlemenin keyfi hiçbir şeyde yok...



Ve tabi ki o ritmik ve huzur verici sesi dinleyerek kitabımı okumak...

Çok başka bir şeysin sen HUZUR... Her şeye rağmen benimlesin...

 Hep böyle kal olur mu, hep yanımda kal...





Ötenazi Olmalı Mı ??



Senden Önce Ben 'i okuduktan sonra ötenazi olmalı mı olmamalı mı diye düşünmeye başladım. Bu uygulamanın yasal olduğu ülkeler var. Bazı ülkelerde de yasal değilmiş ama gizli yapılmasına göz yumuluyormuş.

En kısa tanımını tıpta o zamana kadar yaşanan gelişmelerin iyileştiremediği, aynı zamanda nitelikli bir yaşam da sağlayamadığı hastaların istekleri doğrultusunda yaşamlarının sona ermesinin sağlanmasıdır şeklinde yapabiliriz.

Ölümü meydana getirmek için tıbbi yöntemler doğrudan kullanılmışsa aktif, ölümün meydana gelmesi için hareketsiz kalınmışsa pasif ötenazi adını alıyor. Aktif ötenazide hasta hekimin müdahalesi ile ölüyor. Pasif ötenazide ise hekimin hastayı hayatta tutması için yapması gerekeni yapmamasından dolayı ölüyor.

Bir de istemli ve istemsiz ötenazi var. İstemli ötenazi de hasta bu isteğini kendisi açıkça dile getiriyor. İstemsiz ötenazi ise hasta bitkisel hayatta veya komada olduğu durumlarda uygulanıyor.

Bu uygulamanın cinayet sayılması gerektiğini savunanlar var. Düşündüğümde hayır cinayet değildir de diyemiyorum. Evet cinayettir de diyemiyorum.



Mesela mucizevi bir gelişme olmadığı sürece yatalak olmaktan, başkasının bakımına muhtaç olmaktan kurtulamayacak olan ve hayatı sadece yemek yemek uyumak ve etrafındaki insanların ona acıma duygusuyla bakışlarını izlemek olan bir hasta için yaşamanın ne anlamı var diye düşünüyorum. Hatta daha kötü durumda olan insanlar da var. Onları bir süre daha o şekilde yaşatmaya çalışıp daha çok acı çektirmenin de tıpla bağdaşır bir yanı yok gibi geliyor. Bu durumda rahat bir ölüm sağlamak daha insani ve vicdanlı bir davranış olmaz mı ? Doktorun hastayı iyileştirecek mucizevi buluşu beklemesi ne kadar mantıklı ? Diye geçiyor aklımdan. Ama bir yandan da içimde birşeyler razı olmuyor böyle düşünmeye...

Çünkü şunları düşünüyorum. Bu uygulamanın yasal olduğu ülkelerde bireyin hakkı olarak kabul ediliyor ötenazi. Bir hak ve hastanın kendisi tarafından isteniyor ama başkası tarafından gerçekleştiriliyor. Bu ne kadar bağdaşıyor birbiriyle ?

Ötenaziyi gerçekleştirecek doktor kendi müdahalesi yada müdahalesizliği nedeniyle hastanın isteği ile bile olsa birinin yaşamına son vermiş olacak.

Hastanın iyileşemeyecek bir durumda olması ve acı çekiyor durumda olması gerekiyor dedik. Peki bu haliyle psikolojisi çok mu iyi ki bu isteğine, iradesine itibar edilsin.

İstemsiz ötenazide hasta yakınlarının vereceği karar ne kadar doğrudur? Nasıl bir acı çektiğine dair bile bir fikirleri yok.

O hastalığın er yada geç bir çaresi bulunabilir mi ?

Günümüzde bazı doktorların hastalığa koyduğu tanının ne kadar doğru olduğu bile şüpheliyken tedavi yönteminin kesinlikle mevcut olmadığına inanmak ne kadar doğru?

Bu yöntemin kötüye kullanılmayacağı ne malum? Halkın tıp mesleğine olan güveni sarsılmayacak mı?

Kanunların da bu kadar soruya cevap verebilecek bir şekilde hazırlanmasına imkan olmadığından hakimlere takdir yetkisi verilmek zorunda kalınacak, farklı uygulamalar olacak ve hukuk açısından da güvenilirlik azalacak. ( Sanki çok varmış gibi )

Bu kadar soru varken -ki bunlar sadece şu an aklıma gelenler- ötenazinin yasal olmaması daha doğru sanırım.

Türk Hukukunda ötenazi ile ilgili özel bir hüküm yok ve doktrinde kasten insan öldürme suçu olarak kabul edilmesi gerektiğini savunanlar var.

Hollanda aktif ötenazinin yasallaştırıldığı ilk ülkeymiş. Ne garip yasal olan ülkelerde insanlar ölüm için sıraya giriyorlar.

Bir haberde de ötenaziden önce bir ailenin çekilmiş fotoğrafı var. Hepsi gülüyor içten bir şekilde. Ben mi çok vicdanlıyım anlamadım. Dalga geçer gibi bir de fotoğraf çekilmişler. Tamam belki ufak bir ihtimal acıdan kurtulacağı için kendini teselli edersin ama oturup da dişlerini göstere göstere fotoğraf da çekilme yani..

Ötenazi bir ölüm hakkı değildir. Yasal olan ülkelerde de bu bir hak olarak bireylere tanınmamış, sadece suç olmaktan çıkarılmıştır. Sadece hastanın ölmek istemesi sebebiyle hastanın menfaatinin bunu gerektirdiği inancı ile hekimin cezai sorumluluğu kaldırılmıştır. Yani ölüm hakkı değil de hastanın kendi geleceğini belirleme hakkı olarak değerlendirilebilir.

                                                                              ***



Kendimi öyle hayal ediyorum. Allah korusun tabi ki ama. Herhalde ben de yaşamak istemezdim. Çünkü psikolojisi fazla güçlü olan bir insan değilim ve başkalarının yardımına muhtaç olmayı fazla sevmiyorum. Ama açıkçası beni öldürün diyebilecek kadar cesaretli olur muydum onu da bilmiyorum. Hayat o şekilde de yaşamaya değer olurdu belki de. Etrafımdaki insanların desteği belirleyici olurdu biraz da.

Yani kısacası iki ucu *oklu değnek...

Allah kimseye böyle zorluklar, böyle hayatlar yaşatmasın diyorum ve noktayı koyuyorum.



24 Ocak 2014 Cuma

" Senden Önce Ben "



Bu ara bana bişeyler oldu. Nedense kitap okumaya fazla vakit ayıramıyorum. Gelen giden de hiç bitmiyor onun da etkisi var sanırım. Annemin her zaman benden habersiz davet ettiği komşularımız hiç bitmiyor :) Çay demle çay doldur derken saat geçiyor. Sonra da kendimi yatakta buluyorum :)

Uzun süredir masamın üzerinde duran Senden Önce Ben bitti sonunda. Aslında vakit ayırsam birkaç günde keyifle okunabilecek bir kitap. İnsanı sıkmıyor. Ne olacağını merak ediyorsunuz sürekli. Size biraz bu kitaptan bahsetmek istiyorum.


Will çok hareketli bir yaşama sahipken geçirdiği bir kaza sonucu tekerlekli sandalyenin hayatında çizdiği sınırlara mahkum oluyor. Sürekli birilerinin bakımına muhtaç. Ve bu şekilde yaşamak istemiyor. Ötenazi için bunun yasal olduğu İsviçre'ye gitmek ve hayatına son vermek istiyor. Fakat ailesine 6 ay daha bu şekilde yaşamaya katlanmak için söz veriyor. Ailesi de bu 6 ay içinde Will'in fikirlerini değiştirebilmek için çırpınıyor.

Will'in tıbbi bakımıyla Nathan ilgileniyor. Ama önemli olan şey Will'i psikolojik olarak iyi hissettirebilecek, ona destek olabilecek birini bulabilmek. Bir kaç başvuru yapılıyor bunun için. Ama Will'in annesi Louisa'yı seçiyor.

***
Louisa da çalıştığı işyeri kapandığı için yeni bir işe ihtiyacı olduğu ve ailesine ekonomik olarak destek olmak zorunda olduğu için ve aynı zamanda iş konusunda fazla seçeneği de olmadığı için bu işi kabul ediyor. Will ile ilk iletişimleri oldukça kötü. Hatta Louisa ona fazla katlanamayacağını düşünüyor. 

Fakat sonra aralarında onların da adını koyamadığı bir bağ oluşuyor. Oldukça fazla vakit geçirmeye başlıyorlar. Louisa Will'in planlarını öğrendiğinde onun fikrini değiştirmek elinden geleni yapmaya adıyor kendini. Ona az da olsa eski hayatındaki yaşamı sağlamak için bir sürü plan yapıyor. 

Louisa'nın yapamadığını Will yapıyor. Ona hayatını bu kadar basit ve sınırlar içinde yaşamaması gerektiğini kendini tanıması ve buna göre kararlar alması gerektiğini farkettiriyor. 

***

Beni en çok etkileyen kısım şuydu. Louisa Will'in yaşama tekrar tutunması için bir seyahat planı yapıyor ve bunu Willin de isteğiyle gerçekleştiriyorlar. Tatillerinin son gecesi sahilde konuşuyorlar. Louisa ona herşeyi bildiğini ve onunla bir hayat hayal ettiğini bu şekilde de mutlu olabileceklerini söylüyor. Fakat Will onu da bu hayatın sınırları içine hapsolmaya mahkum edemeyeceğini ve bu şekilde yaşamaya katlanamayacağını durumunun daha kötüye gideceğini, bu şekilde yaşamanın çok zor olduğunu, fikrinin değişmediğini söylüyor. O kadar hüzünlüydü ki o satırları okumak...

***
Tatilden döndüklerinde ise Louisa için herşey daha zor hale geliyor. Çünkü Will ile hiçbirşey konuşmadan doğruca evine geliyor. Artık herşeyi kabullenmiş durumda. Çünkü zaman doldu ve Will çok kararlı. Artık yapabileceği hiçbirşey kalmadı. Ama Will'in annesinin telefonu üzerine hemen İsviçre'ye gidiyor. Ve Will'le klinikte başbaşa yaşadıkları anı gözlerim dolarak okudum. 

Louisa'nın Will'in kendisi için en doğru kararı verdiğini kabullenişi ve onu kaybetmeyi göze alması... Ve o anda onun yanında olabilmek için bir telefonla bütün kararlarını bir yana bırakıp hemen İsviçre'ye gidip ellerinden kayışını izlemesi...

***

Ve haftalar sonra Louisa'nın Will'in istediği yerde ve şekilde onun yazdığı mektubu okuması. Will'in hayattan yok olacakken bile Lou'yu düşünmesi ve istediği gibi bir hayat yaşaması için elinden geleni yapması. Mektubunda sadece cesurca yaşa, asla durma, sakın bir yerlerde takılı kalma deyişi...Sanki içinde kalan şeyleri Louisa'nın gerçekleştirmesini ister gibi...

***

Mecburiyetlerin karşılaştırdığı iki kişinin yaşadığı çok farklı bir aşk hikayesi...Ve birbirlerinden öğrendikleri şeyler, hayatının son günlerini yaşadığının bilincinde olan bir adamın Lou'ya hayatını cesurca ve sınırlar içinde kalmadan yaşamayı öğrenmesi için, kendini tanıyabilmesi için ve korkmadan kararlar alabilmesi için verdiği uğraşlar...

***

Her satırı okurken kendimi sürekli birilerinin yerine koydum. Will gibi yaşamak özellikle de o felaketten önceki hayat çok hareketli ve keyifliyse çok çok zor... Sürekli başkalarının yardımına ihtiyacınız var, hayatınız bir odayla kontroller için bir hastane arasında mekik dokumakla geçiyor. En kötüsü de bu durumun düzelmeyeceğini bilmek. Ayrıca ne olursa olsun kendi kendimi hayattan çekip alma kararını verebilecek kadar cesaretli olabilir miydim onu da bilmiyorum. İçimden en çok geçirdiğim şey Allah hiçkimseye yaşatmasın oldu. 

Kendimi Louisa'nın yerine koyduğumda ise insanın sevdiğini bile bile ölüme göndermek ne kadar kötü bir durum. Yaşama tutunmasını sağlayamamak, artık yaşanamayacak şeylerin hayaliyle yaşamak... Herhalde izleri ömür boyu hafızamdan silinmezdi. 

Ve tabi ki anne baba için çocuğunun daha fazla acı çekmesini izlememek için onun kararına saygı duyup bu karara ortak olmak da en kötüsü sanırım.

***

Kısacası mecburiyetlerin bir araya getirdiği iki kişinin yaşadığı farklı ve hüzünlü bir aşk hikayesi...İnsana yaşamının kıymetini bilmesi gerektiğini, hayatını farklı kılmak için birşeyler yapması kararlar alması gerektiğini anlatan bir hikaye... 

***

HAYATI YAŞAMAYA DEĞER KILMAK GEREK...

YAŞAMAK NEDİR?

 YAŞAMAK O KADAR ÇOK YAPABİLECEĞİMİZ ŞEY VARKEN SADECE UYUYUP UYANMAK MI DEMEK BUNU DA SORGULAMAK GEREK...