Yatağına uzandı, üzerini örtmeden.. Perdeyi araladı ve gökyüzünde kocaman cüssesiyle onu karşılayan dolunayı gördü. Kalktı perdeyi sonuna kadar açtı. Oda apaydınlık oldu. Etraftaki cisimleri rahatça seçebiliyordu gözleri.
Mahalledeki evleri izledi bir süre. Kiminin ışıkları hala açıktı, kimileri ise çoktan uykuya dalmıştı. Dışarıyı izleyerek uzun zaman geçirdi. Mahallede uyanık olanların sayısı azaldıkça penceredeki ışıklar da azaldı. İşte şimdi yalnızdı. Dolunayla başbaşa.
Başını yastığa koydu. Gökyüzünü, dolunayı izlemeye devam etti. O kadar yakın ve parlıktıki uzansa dokunacaktı sanki. İki damla yaş süzüldü gözlerinden yastığa. Sonra hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı. Evdekiler duymasın diye hıçkırıklarını boğmak istercesine ağzını kapatarak ağlıyordu.
Ama neden? Canını bu kadar acıtan neydi? Bilmiyordu yada bilmek, anlamak istemiyordu. Ağlamaktan gözleri şişmiş, yastığın belli bölgeleri gözyaşlarıyla ıslanmıştı.
Dolunayı suçladı. Belki perdeyi araladığında onu görmeseydi yatıp uyumuş olabilirdi. Onun yüzünden, onun düşündürdükleri yüzünden bu hale gelmişti.
Kimsenin yanında böyle ağlayamazdı. Zayıf görünürdü yoksa kadın, güçsüz, acınası... Bir tek dolunay bilirdi bu halini. İçini nasıl döktüğünü sessizce izlerdi. Teselli de etmezdi, ağlama hiç demezdi. Sadece öylece bakardı.
Göz kapakları hem yorgunluktan hem de ağlamaktan ağırlaşmıştı. Kapanmamak için mücadele eder gibiydi.
Saatin tik takları dolunayın kaybolacağının habercisi gibi şiddetini artırırdı sanki. Hadi yeter artık sabah yapacak işlerin var. Yat artık kapat perdeyi derdi sanki akreple yelkovan.
Alarm çaldığında yataktan fırladı kadın. Perde hala sonuna kadar açıktı. Ama dolunay yerine parlak bir güneş ve masmavi gökyüzü onu bekliyordu. Şimdi güçlü görünen maskesini takıp kendini sokağa atıp rutin işlerin peşinde koşma vaktiydi.
İyiyim iyi, kendime geldim diye düşünerek hayatın içine bıraktı kendini. Oysa gece tekrar dolunayı bekleyeceğini biliyordu pencerede. Gelir miydi ki ? Tabi ki gelecekti....

